• DOLAR TL
  • EURO TL
  • Altın TL
GÖLBAL

Dörtyol Parkın'da...

Cafer YURTSEVER

Cafer YURTSEVER

E-Posta : caferyurtsever@gmail.com

 

Saldırın! Saldırıyorlar. Kırın! Kırıyorlar.

Yok edin diyorlar, yok ediyorlar.

Ne kolay. Eller, ayaklar havada.

Kıyıda köşede, basında ekranda bunlar yaşanırken; Koreliler Çinli olurken Sultanahmet'te bu günlerde...

Dik duruşlar ve ilkeler ülkesinde(!) göçmen kuşlar alçaktan uçmaz. Kanadını kırarlar o kuşların. O kuşlar bir daha hiç uçmaz.

Perdeye dürzüce gölgeler düşer. Alkışlar kopar.

 

***

 

Siz de dünü arayın.

İbretlik niyetine.

Dünden kalma yüz hatlarınızı yumuşatan anlara yaslayın sırtınızı ve ayaklarınızı hiç bir zaman kıyısına ulaşamayacağınız hayali bir nehrin soğuk sularına sarkıtın.

Kurbağa seslerine, kuş resitallerine, kargaların dayanışma çığlıklarına pencerelerinizi açın.

Serçelerin kiraz avında ne kadar becerikli olduğunu düşünün.

Köpeklerin civciv avına çıkan kedilere benzediğini görün.

Tırpan çeken köylülerin, parmağını biçerin bıçağına kaptıran Erzurumlu Ahmet olmaktan son anda caydığını düşünün.

Zamanı oyuncak römorklara yükleyen çocukların itişe kakışa nasıl çocuk kaldığını sanın.

  

***

 Dörtyol Parkı’nda otururken güneş dalların arasından yol bulup düştüğü yerleri yakıyordu. Hava çok bunaltıcı, hava çok yabancı geldi ilk başlarda.

Sonra ilk gençlik yıllarını kervana kattım.

Havayı, güneşi kendi haline bıraktım.

Adil, Zeki, Ali Haydar ile dörtlü olup ders notlarını düşürmeden tavla zarlarının kaldırım taşları arasında aradığım günlerdeki gibi olmayan Bingöl'ü dinledim kaç hafta önce.

Dörtyol Parkı'nda beklerken.

Çok bekliyorlarmış "beş dakika sonra oradayım" diyenleri.

Beş, on, onbeş, yirmi, otuz dakika...

Kaderde ne kadar yazıldıysa…

 

Bir kız çocuğu ağlamaya başladı.

Bir balon ipiyle titreye titreye yükseliyordu o sırada.

Dede kalktı, elini uzattı. İpe yetişmedi eli. Balon ağacın dallarına takıldı, kaldı. Geldiğinden beri güzel bir söz, kesin bir söz bekleyen diğer adam da kalkacak gibi yaptı yerinden. Sonra aynı can sıkıntısı içinde oturdu yerine. Dede temiz giyimli, valiyi, bakanı, neyin ve nerenin başkanı olursa artık onlardan bir kaç başkanı tanıyan, hatta kimisiyle oturmuşluğu olan birine benziyordu. Muhtemelen bir müteahhitti. Çok kere ihalelerden söz ediyordu. Karşısında kusursuz bir mülayimlikle oturan adama “Dayı” diye hitap ediyordu. Gerçek dayısı olsa da, olmasa da ona saygı duyduğunu hissettirme çalışıyordu. Küçük kızın dedesi ile dedenin karşısında oturan adam aynı yaşlardaydı. Adam iş arıyordu. İş çoktu ama küçük kızın dedesi ona her işi layık görmüyordu.

“Dayı bir yazıhane olacak, sabahları uğrayacaksın, eksik var mı yok mu diye bakacaksın, o kadar. Sana öyle bir iş gerek. Sabahları uğrarsın, bakarsın stokta tuğla, çimento, boya var mı yok mu? Akşama kadar bağlı kalacağın bir iş olmasın.”

Olmasın da…

Dede, “yarın gel başla” ya da “yarın git başla” diyemiyordu bir türlü. Dayı tabureye kenarları altmış derece açılmış Z harfi gibi yapışmış, o cevabı bekliyordu.

Balonun kaçması iyi oldu.

Dede arada iktidar partisinin Bingöl’deki oy kaybına bir anlam vermediğini, nihayetinde Zazaların zazalığının tuttuğunu söyleyip dayı diye hitap ettiği adamın umudunu eşeliyordu.

Ah umut, sen tepsiler üzerinde ikram edilecek görünür, tutulur, yenilir bir şey olsaydın keşke. Hangi boğazlara, kimin boğazına takılıp kalacağını bilirdin herhalde.

Parkın çaycı çocukları seferber oldu. İç içe geçmeli bir merdiven bulup getirdiler. Kız çocuğu hala ağlıyordu. Dedesi, “yenisini alırım” deyip dursa bile.

Beşyüzelli milletvekili ile hükümet kurulamayan bir ülkede, diz boyunda masaların öbek öbek  dağıldığı, karşılıklı üç dört kişinin öğle namazına gitmeyip aralarında zazaca konuştuğu bir parkta  az önce o küçük kız çocuğunun elinden kaçan balonu  kurtarmaya koşan çaycı gençleri izlemek, bir tepeden  bacaları tüten köy evlerini izlemek gibi geldi bana.

Park yerini giydirilmiş çitlerle ikiye ayırıp, bir tarafını adsız koyup, diğer tarafına “Aile Çay Bahçesi” adını vermişler; eski cezaevine giden caddenin de ortasındaki alana sentetik çim döşemişler. Bingöl’ün kaldırımları da kaldırımdır hani. Kaldırımların yanına yat, kolların görünmez, o kadar sağlam, o kadar yüksek. Ceza gibi. Çimler ezilmesin diye sentetik çim, kaldırama araba çıkarılmasın diye yüksek kaldırımlar. Oysaki Zazaca dili ne kadar ahenkli, ne kadar dostça, ne kadar da sihirli. Bu dille bazı şeyler neden anlatılamaz, neden duyurulamaz?

Bunların hiç birini ilk kez kendime dert etmeden avareler gibi dolaştım Bingöl’ü o gün. Oh be, doğduğun şehirde, selam vereceğin tanıdık bir yüzle karşılaşmamak ne güzel bir şey demeden, diyemeden tabi.

 

 

İzlenme: 1588 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

BİNGÖL - HAVA DURUMU

BINGOL

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ